Pazar, Şubat 13, 2011

Kill Bill: Kadının zaferi mi?


Güneş'e

Quentin Tarantino’nun, senaryosunu Pulp Fiction filminin çekimleri sırasında Uma Thurman’la olan sohbetlerinde filizlenmiş ‘The Bride’ karakterinden yola çıkarak yazdığı Kill Bill, 4 saatlik uzunluğa erişince ikiye bölünerek 2003-2004 yıllarında art arda gösterime girer. Film, Tarantino’nun tüm filmlerinde olduğu gibi ağırlıklı olarak Hollywood, Western, Japon filmlerinden motifler taşısa da bana göre The Matrix serisini anımsamak tek başına yeterlidir.


Kill Bill, erkek ve kadın arasındaki ‘iktidar’ mücadelesinden söz açar. Ayrılık öncesi ve sonrasında tarafların tutumlarını gösterirken pekâlâ erkek ve kadın doğası üzerine tartışır.

Detaya hiç girmeden, ikinci filmin son sahneleri üzerinden birkaç şey söylemek isterim, zira burada ‘aşıkların’ Bill’in evinde giriştiği diyalog –ki buna bir David Carradine tiratı demek daha uygun düşer- tüm filmin özeti niteliğindedir.

Başlarken, Kiddo’yu ‘ufaklık’ diye Türkçeleştirdiğimizde Bill’in Beatrix'i nasıl ‘küçümsediğini' açıkça görürüz. Bill ile yüzleşmeye gelene kadar önüne çıkanı Hattori Hanzo kılıcıyla biçen Kiddo, Bill karşısında birdenbire güçsüz ve aciz konuma düşer. Kill Bill’de Hattori Hanzo kılıcı fallus (iktidar) simgesidir. Sayısız örnek verilebilir ama başta madem Matrix’i andık öyle söyleyelim; Matrix’de Morpheus Neo için neyse Kill Bill’de Bill, Kiddo için odur. Adından da anlaşılacağı gibi Kill Bill, Kiddo’nun fallik figürünü öldürme ve fallusa (iktidara) sahip olma ihtirası üzerinedir. O kadar öyledir ki, kılıç ustası Hanzo-San’a bir Hattori Hanzo kılıcı yaptırmak için Kiddo, ona ancak Bill’in referansını sunmak zorundadır. Yani, Bill’in evine gelene kadar fallik bir kadın figürü olarak türlü belaların üstesinden gelmiş olsa da
–ki yine; dövüş sahneleri tıpkı Matrix’deki gibi cinsellik ve gönül ilişkisi de içerir- bu, yalnızca o kadardır. Kiddo Bill’i henüz alt edememiş, yenememiştir, ve evet; unutamamıştır. 


















Bill’in tiratı boyunca kendinden oldukça emin bir duruşla ettiği berrak sözleri; erkekte akıl ve sevginin birlikte zenginleştiğini seslenirken, kadının içinde gizli bir ‘katil’ olduğuna işaret eder. Bill, Kiddo ile dalga geçmektedir ancak kadın ve erkeğin birbirlerini anlamasının mümkün olmadığını özellikle belirtmekten geri durmaz. Manidardır; anlaşabilmek için Kiddo’ya ‘keyif verici’ bir ok saplar, kendisiyse alkol almaktadır.

Bill, konuşmasını meşhur ‘Süpermen tiratı’ ile sürdürür. Süpermen’in Süpermen olmak için Örümcek Adam gibi diğer çizgi kahramanlara benzer bir kostüme, bir değişime ihtiyacı olmadığından söz eder. Bu, şüphesiz kendisidir. Lakin Kiddo ise başka birisiyle evlenerek El Paso’da ‘Clark Kent’ gibi sıradan bir kimlik içinde yaşama yolunu seçmiştir. Mutlu olamayacağını bile bile...

Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “Rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. Bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. Hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. Kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. Çikolata bile kurtlanabilir. Dondurma erir. Çiçek solar. Galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! Birer hatıraya dönüşseler bile! Kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da. (küçük İskender, Bir Nedeni yok Yalnızca Öptüm) 

Kadın için sevgi öznesi kadının ‘doğasına’ göre her an değişmeye müsaittir. Kiddo, Bill’i severken aniden ondan olacak çocuğunu ya da bir başkasını sevgi öznesi yapabilmektedir. Burada açıkça vurgulanan nokta kadının öne sürmeye çabaladığı ‘bahanelerin’ erkeğin ona olan sevgisinin önüne geçemediğidir. Kadın, bunu önemsemeyecek/farkına dahi varamayacak kadar farklı bir dünyaya geçmiştir. Karnında Bill’in bebeğiyle başka bir adamla evlenerek, Bill’in kendi deyimiyle, onun ‘zıvanadan çıkması’ için elinden geleni yapmıştır. Üstelik Bill de bir katildir, fakat gözden kaçırılmaması gereken Bill’in bunu kendisinin dile getirmesi ve çokça yaralamış olsa da Kiddo'yu 'öldürmemesidir'. Bill ben de bir katilim derken, şüphesiz "aşk"a inanmayan ve Kiddo dahil olmak üzere aynı anda birçok kadınla birlikte olan bir adamdır. Ancak bir tek Kiddo’yu sevmektedir. Bill, Kiddo’nun değil diğer kadınların ‘katilidir’. Özetle; Bill ne yaptığını bilen son derece tutarlı ve dürüst bir tutum içerisindedir. 


Kiddo ise sevdiği ve üstelik de çocuğunun babası olan adamı gözünü kırpmadan ‘öldürür’. Spermlerine sahip olduğu erkekle işi bitmiştir. Ardından “ben kötü birisiyim” itirafına, ölmek üzere olan Bill’in karşı çıkışı, onun Kiddo’ya olan büyük sevgisinin kanıtı olduğu kadar, erkeğin kadını her şeye rağmen –başka bir seçeneği olmadığından olabilir mi?- sevdiğini söyler.

1994 Eliyle, Samanyolu'na

Yaşadım, Tanrım,
Yarım ve uluorta,
Bir dahaki hayatta,
Varsa öyle bir hayat,
Şiir yazar mıydım,
Bilmiyorum.

Ama kadınlar, Tanrım,
Öyle sevdim ki onları,
Gelecek sefer
Dünyaya
Kadın olarak gelirsem,
Eşcinsel olurum.

Cemal Süreya


Ertesi sabah Kiddo, elinde oyuncak ayısıyla banyoda salya sümük gözyaşı dökerken bir taraftan da histerik kahkahalar atmaktadır. Kadın, irrasyonel ve oldukça da sado-mazoşist bir varlık olarak ortaya çıkar.

Eklemeliyim; biraz sabırlı olup filmin post-jeneriği izlendiğinde Shivaree'nin söylediği Goodnight Moon şarkısı, elbet sözleriyle birlikte, kadının sado-mazoşist karakterini adamakıllı belirginleştirir. Görüntünün Bill'in ölümünden hemen sonra Kiddo'nun histerik yüz ifadesini gördüğümüz sırada renkliyken; devamında 'yıllar sonrasını' siyah-beyaza düşerek sunuşu çok anlamlıdır. Kiddo arabasında Hattori Hanzo'suyla yeni maceralara doğru yol alırken 'savaşı' önce kazanır gibi görünse de, tam tersine; 'kılıcıyla' birlikte yapayalnız kalır, neyin peşinde olduğu belirsizdir. 


Fallus, erkek ve kadında aynı anda bulunamaz; ortada kazanan kimse yoktur.

Asırlar boyu bir ferahlığa kavuşamamış bu bahse şimdilik ucundan girdiğimi varsayarak yeniden dönmek üzere, Attilâ İlhan’ın; tahayyül edilen sevginin hiçbir zaman ‘gerçek olmadığı'nı, sevilen kadında ‘bulunan’ her şeyin 'atfedilen gerçek' olduğunu -dominant bir sesle- imleyen şiiriyle noktalıyorum:



Böyle Bir Sevmek

ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir.
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

hayır, sanmayın ki beni unuttular
hâlâ ara sıra mektupları gelir.
gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkı belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular 

böyle bir sevmek görülmemiştir

yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde birer buluttular
nereye kayboldular şimdi kim bilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir 


Attilâ İlhan




Ek: ‘Süpermen tiratı’nda, Süpermen her ne kadar farklı bir yönüyle ele alınmış olsa da, burada durup; her zaman saygı ve sevgiyle andığım değerli hocam Prof. Dr. İrfan Erdoğan’ın ‘Süpermen Kim ve Yaptığı İş Ne?’ başlıklı efsanevi makalesinden -Tarantino'yu belki istemeden üzerek- olduğu gibi alıntılıyorum:

“Süpermen doğrunun ve haklının temsilcisidir. Hangi doğru ve hangi haklının? Serüvenlere bakarsak bunu açıkça anlarız: Egemen güçlerin çıkar hesaplarının tanımladığı doğru ve haklının... Süpermen sadece bir kent'in (metropol'ün, New York'un) değil bütün insanlığın koruyucu meleği kılığındadır. Süpermen, çok akıllı ve kurnaz kötü adamları, hainleri, katilleri, soyguncuları yakalar, kurdukları planları ve tahrip aletlerini tesirsiz duruma getirir, ve adalete temsil eder. Süpermen’in işi kurulu düzeni bozan kötü güçleri her gün yakalayıp adalet sistemine teslim ederek egemen bir dünya yapısını korumaktır. Süpermen iç savaşın durdurucusu, uluslararası sömürü düzenine karşı olan tehlikelerin bertaraf edicisi, ve düzenin belirlediği kurallar içinde toplumda kendini pozisyonlandırıp oyunu bu kurallara göre oynamayan "oyun bozarların" oyunlarının bozucusudur. CIA falan Süpermen'in çorabında saklanan küçük bir faredir.”

Ek 2:


DÜELLO

Bir düelloda
Daha büyük bir şey vardır
Ve daha acıdır bu
Ölümden de ölüm korkusundan da

Bakarsın dün en güvendiğin kişi
Karşı tarafın şahidi olmuş
İşte acıdır bu da
Ölümden de korkusundan da

Daha da acısı vardır ama
O da sevdiğin kadının
Karşı tarafı ziyaret etmesidir
Bu bir nezaket ziyareti de olsa
Düello gerçekleşmemiş de olsa
Acıdır bu
Ondan da ondan da

Daha da acısı
Kılıcın elinde
Alnında bir tutam güneş
Kalakalıyorsun ortada

Cemal SÜREYA 


Ek 3: Jenerikte, Kiddo'nun öldürdüğü kadınların adlarının üstü çizilirken David Carrradine'e dokunulmaz. Kiddo, Bill'i unutamamıştır. Kill Bill 3'ü merakla bekliyoruz...


7 yorum:

serdar dedi ki...

Güzel okuma kalemine sağlık. Kill Bill 3 de yoldaymış.

kedikumu dedi ki...

evet iyi hatırlattın serdar. teşekkürler.

sincity dedi ki...

Kill Bill'in ve ondan önce sinemada "kadın" kahraman yaratan "i spit on your grave" ya da "last house on the left" gibi filmlerin handikapı filmin genel işleyişini değiştirmeden tam manasıyla bir kadın filmi yapılamaması. Üstü örtülü erkek egemen yapının tamamında hissedildiği bu filmlerde sadece karakterler ve olay örgüsü değişiyor ancak verilen mücadele yine ve yeniden erkeklere karşı. Bu durumda yapılan film baştan erkek egemenliğini kabul etmiş oluyor. Kadın ise erkeğe karşı gücünü ispat etmeden "kahraman" olamıyor. Eski Roma'da yendiğin gladyatör kadar güçlü sayılman gibi bir durum bu.
Kill Bill'i çok severim. Tarantino'nun da şiddete ve kadına bakış açısını perdede görmekten hoşlanıyorum. Kill Bill ise Tarantino'nun "kadın filmi" olabilir ama büyük resme bakarsak aslında bir intikam filmi. Kadın üzerinden yürüyen bir intikam hikayesi. Hatta bu açıdan bakınca Tarantino filmografisindeki J.Brown çok daha etkili bir kadın filmi, belki de zaferi sayılabilir.
Bridge'in diğerlerini "elleriyle" öldürmesine rağmen sadece Bill'in evine giderken silah kullanması ve buna rağmen "av"lanmaktan kurtulamaması aslında tüm bunları basitçe açıklayan önemli noktalardan birisi sanırım. En sonunda da Bill'i sadece onun bilmediği bir nokta atışını yaparak öldürebiliyor. Ya o noktada eşit olsalar, kim kazanırdı?
Bu filmde kadın kahramanlardan bahsedersek Brige'e göre kendi içlerinde çok daha tutarlı olan O-ren ve Elle Driver'ı da anmadan geçemem, içim elvermez:)

kedikumu dedi ki...

Kill Bill evet açık olarak bir intikam filmidir. Yalnız yazıda günyüzüne çıkarmaya çalıştığım nokta, savaşı başlatanın da 'kan akıtanın' da kadın olduğuna dikkat çekebilmek. Ancak burada yazıda da söylediğim gibi kazanır gibi görünürken kaybeden bir kadın karakter görüyorum ben. Daha doğrusu kazanan-kaybeden bahsini bir kenara koyacak olursak ciddi bir 'kadın' çözümlemesi/eleştirisi olduğunu söyleyebiliriz. Zira filmde, özellikle de sonunda Bill'in kazanması hiçbir şekilde mümkün değildir. Kadın, Bill'in de kendisinin de kaybetmesi konusunda oldukça kararlıdır. Kadının kazandığı örnek olaraksa aklıma şu an Eyes Wide Shut geliyor. Kubrick, bir kadın için ciddi ufuklar açmıştır bu filmde. 'Görebilen' kadına..

Benim hala en çok merak ettiğim nokta; bu yazıyı okuyan kadınların da yazıyı beğenmiş oluşları. Yani ben hala bu yazı, ya da film için kadın görüşüne ihtiyacımız olduğumuzu düşünüyorum.

Yazıya eklemekten son anda vaz geçtiğim 'gereksiz' bir ayrıntıyı da ekleyeyim buraya: Son sahnede Bill'i 'öldürmeden' önce, sevişirler :)

Değerli yorumların için teşekkürler.

kedikumu dedi ki...

bu arada seni neden erkek varsayarak konuştum, bilmiyorum. bu çok saçma tabii :)

sincity dedi ki...

Dur yazıyı beğenen bir kadın olarak konuşayım o zaman:), (bu arada ben de bu blogu ilk okuduğum zaman senin kadın olduğunu zannettim. Hatta uzun bir süre yazılarını o gözle okudum. Neden bilmiyorum, oysa ki blogunun hiçbir yerinde ışıklı gif, ilişki sayacı ya da alengirli bir tanıtım yazısı yok:) Sanırm insan kendisi gibi düşünen birisini bulunca kendi cinsiyle özdeşlik kuruyor, neyse)
Filmden yola çıkıp gerçek hayata dönersek zaten kadın her zaman kendisini yaralayandır. Kendi içinde savaşını başlatır, içindeki sürekli savaş dingin dış çevresiyle tepkimeye girince dışarı yansır, bu sefer gerçek sorunları olur, bu arada bunlara sebep ya da sonuç illa ki bir erkektir falan filan. Biraz fazla girift bir yapı.
Haliyle bir film kadını anlatırsa mecburen böyle bir yapıya sahip oluyor. Aslında burdan bakınca bence de Tarantino'ya hakkını teslim etmek lazım, ben her sabah yataktan Kiddo olarak kalkıyorum çünkü, gün içinde Bridge'e dönüşüyorum, muhtemelen günlerimi Mummy olarak bitireceğim.
Bridge tüm uç kadın özelliklerinin kesişim kümesi, manik-depresif bir karakter. Düz adamın eline düşse "rahat batıyor" derdi. Eğer Bill onu Teksas'ta bulup kafasına sıkmasaydı ve hikaye orada bitmeseydi de asla orada barbekü yapıp ömür çürütecek bir kadın değildi. Kendi içinde savaşı hiç bitmeyen bir kadın. Aynı zamanda bencil, konu kendi çocuğu olunca anaç ancak Vernita Green'in küçük kızı olunca gözünü bile kırpmayacak kadar acımasız. Tam bir kadın işte, kimse de çıkıp "yok biz kadınlar böyle değilizdir desin, sanmıyorum ama beri yandan bu biraz da kadının karakteriyle alakalı, sonuçta Kill Bill'i saçma sapan bulan, içindeki kadını hiç göremeden kan ve şiddet filmi olarak bir kenara atan kadınlar da var.
Bu arada öldürmeden önceki şiirsel dövüş sahnesi gerçekten mükemmeldir. Onlar için sevişme, film boyunca bir şekilde bu karşılaşmayı bekleyen biz seyirciler için orgazm gibi..O sahneyi hatırlattığın için, aslında genel olarak böyle güzel bir filmi hatırlattığın ve üstünde biraz daha kafa patlatmamı sağladığın için ben teşekkür ederim.

Adsız dedi ki...

Ben de gayet düz bir yorum yapayım,bir "kadın" olarak... Bunca entelektüel açıklamalardan sonra:)
Bill denen adam zaten yaşlı mı yaşlı, bir de Bridge'e bak:) Yahu zaten hatunun bu adamla olması yanlış, onca hoş ve genç adam varken:)

Sonra bir de bu yaşlı adam başkalarıyla da beraber oluyor -tamam olsun- emme velakin hatun olmayacak... Bak bak bak!.. Klasik erkek saplantısı:) Yani bu ateşli ve genç hatun başkalarıyla olamaz mı? Nereden tasma buldun da takıyorsun diye sorarlar adama. Madem sen "Ayy ben hepsiyle oluyorum da bir tek seni seviyorum aşkımm" mantığındasın, -yine klasik erkek takıntısı, birini sevebilir, diğerleri işte öylesine kadındır- kadın ise içindeki o "anaçlık" ile senin yanında beraber olduğu diğerlerini de gayet eşit şekilde sevebilir. Yeter ki sistem buna izin versin, hatunların kafalarını tek erkeğe bağımlı şekilde biçimlemesin.

Erkek özelini özgürce yaşarken, kadını da bi rahat bıraksın, egolarından arınsın, bakın bakalım kadınlardaki bu mani depressif, değişken haller görülüyor mu?

Neyse sanırım o kadar da düz yorum olmadı:)